Kamusal bir oda, bir ev odasıyla aynı araçlarla kurulur: yükseklik, ışık ve bir bedenin durabileceği mesafe. Fark, sokağın da oda olmasıdır.
Kent, mesafelerden oluşur
İstanbul’un nesnesi eksik değildir. Hâlâ işleyen avlusu, bir bedeni alabilen sokağı, kamusal mı özel mi olduğunu bilen kenarı eksiktir.
Yalnızca kendini çözen yeni bir yapı sokağı kötüleştirir. Bir avlu, bir yürüyüş ve sonraki parselin karşılayabileceği bir yükseklik kuran yapı sokağı iyileştirir.
Sokak da bir odadır
Kent ölçeğinde oran çoğu zaman yükseklik ve sokak genişliği olarak konuşulur. Bunlar başlangıçtır. Asıl iş, biri eşiği geçtiğinde ve bir başkası pencereden baktığında odanın nasıl durduğudur.
Karaköy’de sokak hâlâ teslimat ve akşam ışığı alır. Yeni bir yapı o sıraya girmek zorundadır. Cephe bir imge değil, o sıranın bir parçasıdır.
Avlu ve kenar
Avlu, evde olduğu gibi kentte de işe yarar. Bakılacak bir şeydir. Yoksa yalnızca bir boşluktur; boşluk fotoğraf çektirir, oturtmaz.
Artık parseller olağan iştir. İki yapı arası bir artık, çatı örtülmüş bir avlu, zemin katını kaybetmiş bir sokak. Kolayı doldurmaktır. İş, dolgunun bakacağı şeyi açık tutmaktır.
İmge değil kural
Planlamadan çoğu zaman geleceğin bir imgesi istenir. Biz, mimar değişince de yaşayacak bir kural dizisi üretiriz: avluya ne bakar, ne yükselebilir, bir yürüyüş nerede kalmalı.
Çalıştığımız bir liman kenarı iki hangar arasında otopark olmuştu. Plan bir simge eklemedi. Bir rıhtım yürüyüşü, bir gölge hattı ve bir toplantıyı alıp sonra çatıya dönebilecek bir pavyon sabitledi.
Hizalamayı reddetmek
Oran, hizalamayı reddettiğiniz şeydir de. Her saçak karşılaşmak zorunda değildir. Her cephe aynı hatta basmak zorunda değildir. Küçük bir kayma, bir yürüyüşün koridora dönmesini engeller.
Kural düzenlilik değildir. Kural, yapılar el değiştirdiğinde bir kişinin hâlâ nerede olduğunu bilmesidir. Kentte oran bir üslup değildir. Bir bedenin durabileceği mesafedir.



